Hiç Konuşmadan Anlaşabilir Miyiz Acaba?

Baştan söylemem gerek,
Kimselerin sevmediği, duygusal olarak çok yüklü filmlere tutulmakta üzerime yoktur; özellikle de ilişkilerin arka bahçesini gerçek sertliğiyle anlatan filmlere... Closer, Eternal Sunshine Of The Spotless Mind, Moulin Rouge, O Kadın gibi filmleri hayatımı en çok etkileyenler listesinde ilk sıralara almam bundandır.

Sanırım bu yüzden fragmanını izlediğim an vuruldum bu filme. Hatta bu yüzden Cuma yayınımızda herkes gibi biz de Avatar'dan bahsederken, "Evet, haftanın filmi Avatar olabilir, ama ben hayatımda ilk defa izlemeden bir film öneriyorum size... Başka Dilde Aşk, mutlaka izleyin!" gibi iddialı bir cümle kurabildim.


"Hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz acaba?" diyordu filmin fragmanında. Cevabını çok iyi bildiğim bir soruyla karşılaşmak beni heyecanlandırdı öncelikle aslına bakarsanız... Aşk iletişim kurmaktır derler ya hani, iletişimi çok konuşmak zannederiz hepimiz. Oysa aşkın dili sessizliktir bence; çünkü aşkta en çok konuşmadığımız zamanlarda anlaşır ve aşkta en çok konuşmadığımız zamanlarda kavga ederiz. Aynı evde, yanında onun da olduğunu bilmenin huzuruyla sessiz kalabilmektir aşk kimi zamanlar...

İlişkiler üzerine yine çokça kafa yormaya başladığım günlerde ve bu düşüncelerle izledim Başka Dilde Aşk'ı... Filmler hakkında iddialı sözler söylemek, film önermek hiç tarzım olmasa da -beni anlayabilecek takipçilere ve arkadaşlarıma- kesinlikle görmelisiniz diyorum bu filmi. İnsan ilişkileriyle, hayatla, aşkla ilgili bildiğiniz doğrular ve yanlışlar, iyiler ve kötüler, masumiyet ve suçluluk olanca çıplaklığıyla karşınıza çıkacak. Bu yüzleşmeye hazır değilseniz, bu yazı da, bu film de sizi ilgilendirmiyor kesinlikle... Ama o cesareti gösterecekseniz kayıtsız kalmayın.

Oyuncu kadrosu son derece başarılı, zaten film için ciddi bir hazırlık dönemi geçirdiklerini anlamak hiç de zor değil. Görüntü yönetmenliğinden müziklere kadar her ayrıntı için özenle çalışılmış. Filmin karakterlerinden birinin işitme engelli olmasında yola çıkılarak filmin sinemalarda altyazılı gösterilmesine kadar düşünülmüş ince ama önemli dengeler var. (Altyazılarda dünyadaki örneklerine bakarak şarkı sözlerini yazarken yanına bir nota karakteri koysalardı daha doğru olurdu aslında...)

Ama tüm bunların ötesinde, başroldeki Onur karakterine hayat veren Mert Fırat'a ayrı bir paragraf açmak gerek, çünkü zor bir rolde şapka çıkartılacak bir oyunculuk sergiliyor. Onu izlerken bir gerçekle yüzleşiyorsunuz; konuşabiliyor olmak pek de birşey değiştirmiyor aslında, sen de onun gibi aşık oluyor, sen de onun gibi öfkeleniyor ve sen de onun gibi üzülüyorsun...

Filmin sonuna doğru bir sahne izleyeceksiniz; ve aslında erkeklerin de bazen hayatı, ilişkileri ve sizi, yani sevdikleri kadınları tahmin ettiğinizin, zannettiğinizin de ötesinde önemsediğini, kimilerinin aslında gerçekten sevme yeteneği olabildiğini göreceksiniz...

Filmin son güzel notu da, bilmeyenleri Louis Aragon'la tanıştırması:

Sana büyük bir sır söyleyeceğim korkuyorum senden
korkuyorum yanın sıra gidenden
pencerelere doğru akşam üzeri el kol oynatışından
söylenmeyen sözlerden
korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan

korkuyorum senden
sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları
ölmek daha kolaydır sevmekten
bundandır işte benim yaşama katlanmam
sevgilim...

Ne Hikayeler Var...

kimbilir neler neler geçti başından
kimse böyle yalnız olamaz
anlat birer birer tut ellerimden
kimse böyle küskün olamaz

çizgi çizgi yüzünde
gölgeli gözlerinde
ağır sessizliğinde
neler neler var
ne hikayeler var



En baştan şunu söylemem gerek; bazı isimlerin bende bitmez kredileri vardır... Ne yaptıklarını görmeden de destek olur, yaptıkları iş hayalleri kadar büyük sonuçlar doğuramasa bile en iyiyi yaptıklarını düşünürüm. Şebnem Ferah'ın da benim için o isimlerden biri olduğunu daha önce senfonik albümünden bahsederken anlatmıştım.
İşte tam da bu sebeple, uzun zamandır ilk defa bir albümün piyasaya çıkmasını heyecanla bekledim.

Şebnem Ferah'ın Benim Adım Orman albümü bugün piyasaya çıktı. Albümü dinlemeden önce internet sitelerindeki yorumlara bakarken önyargıların insanlara neler kaybettirebileceğiyle bir kez daha yüzleşmiş oldum. Yorumların arasında son derece negatif eleştiriler vardı. Oysa albüm daha bugün piyasaya çıkmıştı, yani başka hiçbirşeyle uğraşmadan sadece albümü baştan sona dinleyenler bile tüm şarkıları en fazla üçer kez dinleyebilmişken yaftayı yapıştırabiliyorlardı. Kaldı ki, 4.5 yıl aradan sonra piyasaya çıkan, sadece kayıt aşaması bile 6 ay süren bir albümün şarkılarına dinledikçe alışabilecekleri öylesine aşikardı ki...
Albüm birkaç saattir elimde... Ve ben albümü henüz ikinci kez dinleyememişken bile ne kadar yanıldıklarını görebiliyorum. Tüm albümü ikinci kez dinleyemedim, çünkü 3. şarkı "Yalnız"ı geçip diğerlerine devam edemedim henüz.

Eleştirilerin sebebini anlamak güç değil; Benim Adım Orman albümünde ilk bakışta biraz yorgunluk, biraz bezginlik, biraz hayal kırıklığı, biraz da vazgeçmiş bir hava seziliyor. Ancak yaşama en büyük tutunuş aslında zayıflıklarımızla en çok yüzleşebildiğimiz, onları en cesurca ifade edebildiğimiz zamanlar ortaya çıkmıyor mu? Bence Şebnem'in yaptığı tam olarak bu, ve bu albüm bu yüzden yine çok iş yapacak.

Ve dahası, kimileri asla onun kadar cesur olamayacakları için onu bu kadar acımasız eleştirmeye devam edecekler.
Şebnem de aşina olduğumuz en basit kelimelerle yaşamın en ağır yaralarına dokunmaya devam edecek:

uzaklara dalıp gitme
gözlerin de dolmasın
kimse böyle yalnız olmasın

Eymir

(Ankara The Best, Yaz-Sonbahar 2009 sayısından...)
Başkentin en yükseklerinde, yeni yeni oluşmaya başlayan o yüksek evlerden birinin modern terasında, gözlerini ışıldatan şehrin gece ışıklarını süzüyordu sessizce… Gözlerinin parlaması ıslaklığındandı aslında. Kimileri o eşsiz yeşilini ortaya çıkarırken damlaların, kimisi yanaklarına doğru ilerleyen rimel izleri bırakmıştı.

Kim bilir kaçıncı kez bozuyordu “artık ne olursa olsun ağlamayacağım” yeminini. Hatta bir defasında, Bestekar sokaktaki o neredeyse herkesin herkesi tanıdığı mekanlardan birinde, yine böyle bir gecede, ve yine yanaklarında bu tanıdık izler varken gülümsemiş, “bu makyaj bir daha böyle bozulmayacak, görürsünüz siz!” diye söylenmişti, ”hadi bakalım, oturmaya mı geldik!” diye şakımadan önce.
Nasıl olsa kimse yoktu şimdi yanında ve nasıl olsa yanaklardaki izleri de gören olmayacaktı. Hala sözünün arkasında durduğunu söyleyebilirdi herkese, yarın sabah hiç birşey olmamış gibi “günaydın güzellikler!” derken…

Geceyarısını geride bırakıp da gecenin zifiri karanlığıyla buluşmaya çok kalmamıştı. Kaç saattir böyleydi acaba? Yani, “başkentin şerefine” diye kadeh kaldırışlarının üzerinden ne kadar geçmişti ki? Peki ya, o kadehi “sen ne zaman bana güvenmeyi öğreneceksin!” diyerek yere savurmasının üzerinden? Sahi, bir kadehin kaderi nasıl da bu kadar çabuk değişebilmişti?

Aşk böyledir zaten… Her bir harekete, sıradan mimiklere anlamlar yükleyerek başlar her şey, etrafınızdaki cisimlerle konuşmaya çalışıyorsunuzdur sona gelindiğinde…

“Sana da hiç güvenilmezmiş yani” diye mırıldandı birden. Duvarın dibindeki ufalanmış cam parçalarından biri, daha iriceydi diğerlerine göre. Bir ayna gibi kendi silüeti görünüyordu yansımasından. Camın üzerinde, uzun dalgalı saçları omuzlarının üzerinden bir kenara toplanmış, yüz hatları çok hafif bir makyajla belirginleştirilmiş, üzerindeki kısa elbisesiyle hiç de otuzları karşılamak üzere gibi görünmeyen alımlı bir genç kız vardı. Alımlı, ama yüzü düşmüş, mutsuz bir genç kız…
Camdan cevap alamayacağını anlaması için çok beklemesi gerekmedi. Uzaklarda, kayarak uzaklaşan bir minik kırmızı ışığa takıldı gözleri. Bu saatte bir uçak, olsa olsa yurtdışına gidiyordu kesinlikle. Çok değil, sadece birkaç hafta önce onlar da bu saatlerde evden çıkmış, sessiz havaalanı yolundaki yıkık camilerin ayakta bırakılmış minarelerini süzerek yol almış, modern havaalanında yıllar önceki ilk seyahatlerini konuşarak kahkahalarla uçuş saatini beklemişlerdi. Öyle çiftlerdendi işte onlar, gecenin bir saatinde de gülmek için sebep bulabilirlerdi.
“Aslında bu şehir yaptı bizi böyle farkında mısın?” demişti sevgilisi o gece, “elinde hiç birşey olmadığını zannettiğin zamanlarda da eğlenmeyi bileceksin! Çünkü yok zannettiklerin, vardır aslında.” Gerçi, okuldan sonra vakit geçirmeden İstanbul’a yerleşen arkadaşları onlar kadar gece çıkmıyor, onlar kadar eğlenceye fırsat bulamıyorlardı, ama yine de idareli olmayı öğrenmişlerdi bu şehirde.

İkisi de yabancısıydı aslında başkentin… Okullarının en başarılı öğrencileri olarak ODTÜ’yü kazanmış, endişeli bir bekleyişin ardından Ankara’ya gelmiş, okulun tanıtım turunda Eymir’de karşılaşmışlardı ilk kez…
O anda ilginç bir ayrıntıyı fark etti. Ayrı bölümlerdelerdi, ve o ayrı gruplar tesadüfen aynı otobüsle götürülmüştü Eymir’e. Yan gruptaki bermudalı, karışık saçlı, sakal olamamış tüylerle dolu yanaklı toy delikanlının sürekli ona baktığını fark etmiş, önceleri görmezden gelmeye çalışmış, ama sonunda dayanamayıp “Ne var, ne bakıyorsun öyle ters ters!” diye kızmıştı. Birbirleriyle ilk karşılaştıkları anda kurulan o ilk cümlenin, bu geceki son cümle olduğunu anladığında ürperdi. Duvarlar üzerine geliyor gibiydi, daha fazla duramayacaktı orada. Dışarı çıktı, arabasını çalıştırdı ve fazla hız yapmadan ilerlemeye başladı.

Adı büyükşehir olsa da, aslında hiç de adı gibi olmadığını, aslında küçücük bir şehir olduğunu düşündü Ankara’nın… Her sokakta tanıdık izler vardı. Işıkları görünen Kocatepe’nin hemen altındaki sinemaya gitmek için buluşmuşlardı ilk defa, güzel sanat filmlerini bir tek Kızılırmak Sineması oynatırdı o zamanlar çünkü.
Atakule bütün ihtişamıyla şehri süzüyordu uzaktan. Bir gün Atakule’nin meşhur kumpircilerinden paket yaptırmış, görevliye çaktırmadan asansörle kuleye çıkarmış, şehri tepeden izleyerek manzara eşliğinde yemeklerini yemişlerdi. Döner restorana verecek paraları olmasa kaç yazardı ki!
Anıtkabir’in ışıklarının hala sönmemiş, sönememiş, söndürülememiş olması içini ısıttı bir an. Bir 10 Kasım’da, inatla sınav yapmaya kalkışan hocaya karşı nasıl da tüm sınıfı kışkırtmışlardı. Onların bölümde olmayan sevgilisi herkese birer bayrak getirmiş, Anıtkabir’e gitmeye ikna etmişti hepsini. Üzerlerinde kırmızı tişörtleri, ellerinde bayraklarıyla aslanlı yolda çekilmiş fotoğrafları salonun hemen girişinde, en çok görünen yerde asılıydı.
Şu “A” otelle ne dalga geçmişlerdi başlarda, acaba harfler devam edecek miydi? Sonra bir gün çalıştıkları ofiste kullanılacak saksıların sadece orada olduğunu ve orada görmeleri gerektiğini öğrenince utana sıkıla içeri girmiş, kendilerini gülmemek için tutmaya çabalayarak, zor bela dışarı atmışlardı. Başka bir şehir bu kadar anı saklayabilir miydi acaba? Bu şehrin her köşesinden tarihe not düşülmüş fotoğrafları vardı, ve fotoğraflarla kayıtlara geçilen anıları. Sakarya caddesindeki çiçekçiler, Karanfildeki bankta oturan metalden yapılma ayakkabıcı, ODTÜ’nün girişindeki amblem, Ulus’taki Atatürk heykeli (atın bütün ayaklarının yerde olduğunu kanıtlayacak açıdan çekilmiş şekilde!), Karum’un kenarındaki merdivenler, trafiğe kapalı olduğu zamanlarda Tunalı Hilmi caddesinin tam ortasında bağdaş kurmuş okul arkadaşları, Kızılay’ın merkezinde metro inşaatı sırasında getirilmiş vagon cafeler, Ahlatlıbel’de tam da oturma bölümünün sonundaki büyük kayalar, ve Eymir…

Ne çok aşkın başlangıcına tanıklık etmiştir aslında Eymir... Şehir hayatının o kadar dışında, ama yaşam coşkusunun bu kadar içinde, büyülü bir tapınak. İlk karşılaşma, ilk elele tutuşma, ilk öpücük, ortak hayata dair ilk planlar, bir kadının gözlerine anne, bir adamın gözlerine baba olmasını ister gibi ilk bakışlar…
Aracını neden Eymir’e yönlendirdiğini anlamak hiç de zor değildi yani. Yine usta bir manevrayla kapıdaki görevliye selam gönderip hızlıca devam etti yoluna. Geç saatte geldiklerinde böyle yaparlardı hep. Anlaşılan artık tanınıyorlardı, peşlerine takılan olmadığına göre. Bir iki park alanını geçtikten sonra yol ikiye ayrıldı, sağdan biraz daha yukarıya çıkıp da tam tepeye yakın bir noktaya geldiğinde arabasını soldaki boşluğa çekecek, biraz müziğin sesini açarak eşsiz göl manzarasını izleyecekti. Hava böyle açık olduğu zamanlarda ayın yansıması gölde kendini gösterir, özellikle loş bir ışık verilmiş gibi olağanüstü bir görsel şölen haline gelirdi Eymir’i oradan izlemek. Öylesine sahiplenmişlerdi ki o kuytu köşeyi, başkalarının da oraya gelmeye başladığını görünce bozulmuşlardı fena halde. Şimdi kimse olmamalıydı, bu akşam yaşadıklarından sonra sadece biraz yalnızlık ve huzur istiyordu. Biraz da anıları katsa yalnızlığına ne olurdu ki sanki? Hem bilinçaltı ona bir oyun oynayıp da onu sevgilisiyle en mutlu olduğu yere getiriyorsa kime neydi ki!

Kıvrılan Eymir yolu tepeye yaklaştığında orada bir araba silüeti gördü. Canı sıkıldı, ama dönme şansı yoktu artık. Yaklaştıkça arabanın yanında ayakta duran biri ortaya çıkmaya başladı… Ve, yaklaştıkça, onu oraya neyin sürüklediğini anladığını fark etti.
Hayat ne kadar ilginç sürprizleri sahneliyor aslında, kendinizi bir anda o çok dalga geçip, çok güldüğünüz Türk filmlerindeki sahnenin içinde buluveriyorsunuz!
Yan yana geldiklerinde ikisi de aynı anda aynı cümleye başlamaya yeltendiler, oysa kimsenin kimseden özür dilemesi gerekmiyordu. Konuşmaya vakit yoktu, bir an durakladılar, ve sımsıkı sarıldılar, yıllar önce burada ilk defa sarıldıkları gibi…

“Bu şehri seviyorum ben yahu” dedi adam, “kendini atıyorsun dışarı, şehrin yolları bir dostun kolları oluveriyor, seni kucaklayıp tam da olman gereken yere bırakıveriyor…”
Kim bilir kuruluşundan bu yana kaçıncı aşk acısına arabuluculuk yapıyordu Eymir, sanki üzerine vazifeymiş gibi!

* * *

Başkentin en yükseklerinde yeni yeni oluşmaya başlayan o yüksek evlerden birinin modern terasında, gözlerini ışıldatan şehrin gece ışıklarını süzüyor genç kadın sessizce. Yanında, hayat onları nereye savurursa savursun hep en yakınında olmaya söz verdiği hayat arkadaşı var... Tam da bugün kaçıncı yıldönümü Eymir’de ilk karşılaştıkları ve kızın “Ne var, ne bakıyorsun öyle ters ters!” diye çocuğu tersleyişinin bilinmez, ama ikisi de farkındalar hayatlarının en büyük güzelliğini bu gri şehre borçlu olduklarının.

“Başkentin şerefine” diye kaldırdıkları kadehlerinin camına Ankara’nın yalnız gölgeleri yansıyor. Bir yanda Atakule, bir diğer tarafta Anıtkabir göz kırpıyor… Birazdan Ankara’nın tüm güzelliklerini, her sokağına işlenmiş anılarını unutacak, sonradan pişman olacakları bir tartışmanın içine girecekler. Ama bu şehirde bütün yollar yine onlara çıkacak, çünkü Ankara tüm misafirlerine yaptığını onlara da yapacak, yaşamdaki öncelikli değerlerini fark edebilmeleri için bir şans sunacak, hata yapan gururunu bir kenara bırakacak, hesap tutmaya gerek duymadan geri adım atacak…

Evet, belki söyledikleri gibi, bu şehrin merkezindeki yaşam öykülerin rengi kolay kolay grinin ötesine geçemeyecek, ama denizsiz Ankara’nın Eymir’i varoldukça, okyanuslara sığmayacak hikayeler onun patika yollarında renk bulmaya devam edecek.

(Eymir fotoğrafı: Aykut Erda)

Dip.....

Dibe vurursun bazen...
Evet, gerçekten “bazen”, “zaman zaman” der gibi yani. Öyle hayatında bir kere yaşayıp, sıranı savıp yürüdüğün bir “nefessizlik arası” değildir dibe vurmak! Ve aslına bakarsan, öyle senin başarınla, başarısızlığınla, becerinle, beceriksizliğinle, yalnızlığınla, kalabalıklığınla ilgili değildir. Hatta, aslına bakarsan, tam da “sonunda hayatımda herşey yolunda gidiyor, başardım galiba” dediğin an çıkar karşına dip canavarı!
Sersem anında yakalandığın için anlamazsın önce, algılamaya başladığında inkar süreci başlar... İnkardan kabule geçmen çok zaman almaz.

İlk kez yaşıyorsan, daha ötesi olmadığını düşünüyorsundur, bu yüzden o kadar unutulmaz bir acıdır belki de. Sonrasındakilerde ise öğrenmiş olursun, en acısı bile sırasını savıp gidiyordur bir şekilde. Hayat efendi bazen yapar bunu sana ve kısa ya da uzun, kafasına göre bir süre belirler, sen ne yaparsan yap o süreyi ne uzatabilirsin ne de kısaltabilirsin; yaşarsın ve biter.
Çamurla dolu bir birikintiye düşmek gibidir biraz, efendice beklersen vakti geldiğinde biri çeker çıkarır seni, emin ol çıkacaktır elini tutacak biri, bir eski dost ya da yeni bir ten... Ama çok debelenirsen olduğun yerde, biraz daha saplanırsın çamur deryasında dibe, seni çekmeye gelecek olanların işini zorlaştırırsın en fazla; hem emin ol çıkacaktır elini tutacak biri, bir eski dost ya da yeni bir ten...
Betimlemeler sıkıcıdır aslına bakarsan, ben sana çamura batmak derken senin ruhun daralıyor olabilir. Ama dibe vurmak da işte tam bu ruh halidir. Kalbin sıkışır, etrafındaki herşey, bomboş gökyüzü bile üzerine üzerine bastırır... Bütün dünya üstüne gelir, her şey ters gider, kimseye güvenemez, kimseye gülümseyemezsin. Yüzüne yakışmayan, kalıbı oturmayan sahte gülücükler seni senin kadar önemseyenleri ikna edemez.
“Seni senin kadar önemseyenler!”
Öyle birilerinin varolduğuna inanınca ya da aslında varlığını hatırlayınca çıkmıyor muydun zaten dipten?

Dibe vurursun bazen...
Evet, gerçekten “bazen”, “zaman zaman” der gibi yani. Öyle hayatında bir kere yaşayıp, sıranı savıp yürüdüğün bir “nefessizlik arası” değildir dibe vurmak. Ve aslına bakarsan, öyle senin başarınla, başarısızlığınla, becerinle, beceriksizliğinle, yalnızlığınla, kalabalıklığınla ilgili değildir. Hatta, aslına bakarsan, tam da “sonunda hayatımda her şey yolunda gidiyor, başardım galiba” dediğin an çıkar karşına dip canavarı!

Ama yıllarla öğrenirsin ki geçer, o da geçer... Belki hayata karşı eskisi kadar coşku dolu bakmaz, belki hayatın ucundan o kadar sıkı tutmaz olursun, ama yürümeyi öğrenmişsindir işte... Ağır adımlarla... Bir adım at, durakla sağa sola bak, devam, bir adım daha, durakla, önüne bak, devam, bir adım daha, yavaşla, yanındakinin çelmesini kontrol et, devam, bir adım daha, yavaşla, sırtını dayadığın destek hala orada mı, devam, bir adım daha, yavaşla, nefes al, nefes al, nefes al, biliyorum zorlanacaksın ama nefes al, devam.....

Did You Know?

Youtube izleyemeyenler aynı videoyu Dailymotion'da da bulabilirler...